hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Haziran 2010 Perşembe

Dolgu Kek (Kümbet Pasta)















Son on gündür söylemek istediğim o kadar çok şey var ki! Ama bir türlü yazıya döküp paylaşamıyorum hislerimi. Yazmaya başladığımın her defasında yaşamının baharında ki gencecik insanlar, onlara yapılan zulüm, bunların karşısında susan insanlık! Bir çırpıda sayabileceğim bir sürü neden susturuyor ve dua ediyorum hepimiz için… En çokta 9 aylık minik kızım gözlerimin içine bakıp sıcacık gülümsediğinde… Onunda aynı şeyleri bir gün yaşamaması için…



Yeşil kivi’nin tarifiyle denediğim bu pastayı ise birkaç hafta önce bir yere giderken götürmek için yapmıştım bu nedenle özelliğini yansıtan dilim halini paylaşamıyorum.





Malzemeler:




  • 4 yumurta

  • 1 su bardağı un

  • 1 su bardağından bir parmak eksik şeker

  • Yarım paket kabartma tozu

  • 1-2 yemek kaşığı kakao

  • 1 paket vanilya


Krema malzemeleri;




  • 1 litre süt

  • 5 yemek kaşığı şeker

  • 5 yemek kaşığı mısır nişastası

  • 5 yemek kaşığı hindistancevizi




Süt, nişasta ve şekeri sürekli karıştırarak bir-iki taşım kaynayana kadar pişirin ve ılıyınca içine hindistancevizini katın. Ben bu aşamada 1 adet muzu küp küp doğrayıp ilave ettim.







Hazırlanması:




  • Yumurta ve şekeri derin bir kâsenin içerisinde beyazlaşana kadar çok iyi çırpın.

  • Un, kabartma tozu, kakao ve vanilyayı eleyerek ilave edin.

  • Tahta kaşık kullanarak hafiften malzemeler özleşene kadar karıştırın.

  • 26 cm lik yağlanmış kelepçeli kalıba hamuru boşaltıp 150 dereceli fırında pişirin.

  • Pişen keki soğuyunca ortadan ikiye kesin.

  • Kalıpla aynı çapa sahip çukur bir kâseye kestiğiniz üst katı oturtun, elinizle hafif bastırarak yerleşmesini sağlayın.

  • Ortaya kremayı doldurup ikinci kat keki de üzerine yerleştirin. Varsa kalan fazlalıkları bıçakla kesip çıkartın.

  • Üzerini streç filmle örtüp mutlaka bir gece buzdolabında bekletin. Üzerini streç filmle kapatmazsanız kek kuruyacaktır.

  • Servis edeceğiniz zaman servis tabağına ters çevirip dilimleyin.




Benden notlar; kremasının koyu olması için 1 su bardağı eksik süt kullandım.




İçerisine bir adet muzu doğrayıp ilave ettim.




Pasta görüntüsünde olmasını istediğim için 1 paket kakaolu kremşantiyi 1 su bardağı süt ile çırpıp servis etmeden önce pastanın üzerini kapladım.




Keki bundan sonra farklı pasta tariflerinde de kullanmayı düşünüyorum. Çok güzel kabaran, hafif ve pandispanya formunda bir kek oluyor.






9 Haziran 2010 Çarşamba

Çok meşgulüm çok ...



Herkese kısa bir merhaba! Resimdeki bir demet özür çiçeği -annemin işlemesi-... İşlerim çok. Büyük oğlumun Cuma akşamı mezuniyet balosu var.(5.sınıf) Hazırlıklar tam gaz devam ediyor. Pazar günü de iki oğlum birden drama kursunda tiyatro oyunu oynayıp, mezuniyet belgelerini alacak. Kostüm hazırlanması, eksiklerin giderilmesi, son dakika sürprizleri... Kısacası çok yoğun zamanlar geçiriyorum. Sizleri ihmal ettim, biliyorum. Ama gelecek hafta buralardayım. Hepinizi sevgiyle kucaklıyorum.

3 Haziran 2010 Perşembe

...Al sana bir demet Şili kasımpatlarından...


"...Hapisten çıktığında karşılaşmıştık seninle,
zorbalık ve acı kuyusu gibi loş hapisten,
zulmün izlerini görmüştüm ellerinde,
kinin oklarını aramıştım gözlerinde,
ama parlak bir yüreğin vardı,
yara ve ışık dolu bir yürek..."

"...Al sana bir demet Şili kasımpatlarından,
al güney denizleri üstündeki ayın soğuk parlaklığını,
halkların savaşını, kendi dövüşümü
ve yurdumun kederli davullarının boğuk gürültüsünü
kardeşim benim, dünyada nasıl yalnızım sensiz,
çiçek açmış kiraz ağacının altınına benzeyen yüzüne hasret,
benim için ekmek olan, susuzluğumu gideren, kanıma güç
veren dostluğundan yoksun..."

Pablo Neruda (Çeviren Ataol Behramoğlu)



'' en müthiş kudretim yasak bana:
yeni bir hayat aşılamak,
bereketli bir rahimde yenmek ölümü,
yaratmak seninle beraber:
sevgilim, yasak bana etine dokunmak senin ''

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Ab-ı Hayat facebook ve flickr’da!





Bloğumun yemek bloğu olmaktan çıkmaması ve burada paylaşamadığım birçok fotoğrafı ve yazıyı sizlerle de paylaşabilmek adına okuyucularımı bundan sonra flickr ve facebook sayfalarına da bekliyorum. Aslında bloğum için facebook sayfası açmamın en önemli nedeni birçok arkadaşımın gün içerisinde çalıştıkları ortamlardan bloğa ulaşamamaları!(örn: birçok okuldan blogspot erişiminin yasaklanmış olması!)







Flickr fotoğrafları için burayı







Ab-ı Hayat yemek bloğu facebook fan sayfası için burayı tıklayın






28 Nisan 2010 Çarşamba

Güzellikler devam ediyor…













Yaklaşık 2 sene önce “güzellikler” adı altında sizlerle paylaşımda bulunmuş, fedakârlıkları, birileri için bir şeyler yapabilmenin adını, azda olsa fotoğraf karelerinden anlatmaya çalışmıştım.


















 Evet! Güzellikler, güzel insanlar sayesinde hala devam ediyor! Edecek de…













7 aylık kızım ablaların kucaklarında dolaşıp gülücükler dağıtırken annesinin hızlıca çektiği birkaç kareyi paylaşayım…















Keşke mümkün olsaydı da her bir emeği sizlere tek tek gösterebilseydim…






















Benim için bu yıl ki kermesin bir diğer güzel yanı da; yıllar önce üniversite sıralarında bir terimin karşılığı olarak hocama kurduğum “dünyanın küçük bir köy haline gelmesi” cümlesini birebir yaşamak oldu!





















Hiç aklıma gelmeyen bir şey oldu ve Ab-ı hayat yani yemek bloğum sayesinde aynı ilçede yaşamamıza rağmen birbirimizi tanımadığımız Fatma Hanım ve birkaç arkadaşı ile kermeste tanışmış olduk.








































Fotoğrafların büyük hallerini görebilmek için üzerlerine tıklayın.















Havlu kenarları....


















Öğleden önce gittiğimde henüz yemek bölümü açılmadığı için harika lezzetleri fotoğraflayamadım ama benim minik kızımla birlikte kermes için hazırladıklarımızın fotoğrafları var.














27 Nisan 2010 Salı

Bozulan Bizim Huzurumuz Sayın Başkan

Ellerim gitti, geldi... Bu konunun yeri burası değil ama tam bir "sussam gönül razı değil" vakası duruyor karşımda, karşımızda. Ne yazık ki, bugün Pervari Belediye Başkanı'nın malum olayla ilgili açıklaması geldi. Noktasına virgülüne dokunmadan bunu yayınlıyorum:

“Adalete karışmayız. Adalet onları serbest bırakmıştır. Pervari küçük bir yer, hepimiz akrabayız. Olayı kapattık gitti kendi aramızda. Kimse Pervari’nin huzuru bozmasın. Biz kendi aramızda kapattık diye kaymakamsız, savcısız ve emniyetten habersiz yapmadık. Onlarla beraber yaptık”

“Bu çocuk oyunudur. 7-8 yaşında çocukların yaptıkları buna benzer bir şeylerdir. 10 kişiden 3’ü cezaevinde yattı. Geri kalan 7 çocuk, Çocuk Esirgeme Kurumu’nda koruma altına alındı. Adalete karışmayız. Adalet onları serbest bırakmıştır. Pervari küçük bir yer, hepimiz akrabayız. Olayı kapattık gitti kendi aramızda. O zaman gelseydiniz herşeyi açıklardık size. YİBO’larda tüm Türkiye’deki gibi olay olur. Bu herkesin başına gelebilecek bir durumdur. Şimdi çocuklar cezalarını çektiler. Herkes görevini dört dörtlük yaptı. Evet bu olay vahşi bir şekilde oldu. Ama burada Güneydoğu’da bir kız için böyle bir olay için yüzlerce insan ölüyor ve olmuştur. Biz bu olayı kan davasına dönüştürmedik. Kimse Pervari’nin huzuru bozmasın. Biz kendi aramızda kapattık diye kaymakamsız, savcısız ve emniyetten habersiz yapmadık. Onlarla beraber yaptık. Biz bunu kınıyoruz, bence bu bir vahşettir. Olayı kendi aramızda hallettik. Gelin Pervari’nin balının haberini yapın.”




Evet yanlış okumadınız, tecavüze çocuk oyunu diyen, olayları geçiştirip aynı zamanda hazır mikrofonlar kendisine dönmüşken "balını" satmaya çalışan bir belediye başkanı. Adaletten, huzurdan, akrabalıktan bahsediyor ama sanki tanıdık gelen bütün bu kelimelerin başkanın kafasındaki anlamı farklı gibi. Adaleti biatla, huzuru kabullenmekle, akrabalığı da kan borcuyla karıştırıyor herhalde. Huzurlu dediği şehrin birkaç kilometre dışında daha bugün bir minibüs tarandı, bir kişi öldü; kimsenin sesi çıkmadı. Tecavüz olayını araştırmaya gelen milletvekili grubuna ise şehir merkezinde protesto düzenlendi ve sloganlar atıldı. Korkuyordum, abarttığımı düşünüyordum ama tam tersine düşündüğümden bile kötüymüş durum: bazı şehirleri çoktan kaybetmişiz biz, tek kurşun atmadan hem de, doğusuyla batısıyla...

12 Nisan 2010 Pazartesi

FM Legends: Alişan



Göztepe ile başladığım yeni oyunda, rakiplerim arasında Tepecikspor da bulunmakta. Tepecikspor'un kadrosunu incelerken, tanıdık bir isime denk geldik... Gerçi o şimdi asker yani, "unavaliable" ama oyun bunu es geçmiş...

7 Nisan 2010 Çarşamba

En güzel öğrenci hediyesi!... (nedir?)













Uzun süredir en güzel öğrenci hediyesi ne olabilir? Diye düşünüyorum. Serde yemek bloğu yazarlığı olunca doğrusu ilk aklıma gelen birbirinden lezzetli yiyeceklerden oluşan bir paket oldu. Hamilelik, Verda Suyun doğumu derken hediyeleri ulaştırmakta biraz fazla geciktim doğrusu:::)))))













                                                  








Ab-ı hayat’ın öğrenci yemekleri kategorisini açmasına vesile olan yeğenime (Gülşenciğime) gönderdiğim , Çorum –Eskişehir hattında ki yolculuğunu tamamlayan paketteki lezzetler…
























  • Yaprak sarması

  • Unlu kıyır kıyır börek

  • Tahinli kurabiye

  • Çikolatalı çatlak kurabiye

  • Puding karışımı

  • Şekerli milföy çubukları

  • Veeee Bengisu’nun ablasına mektubu:::))))











Benim öğrenci hediyem bunlar oldu, fikir olması açısından sizde düşüncelerinizi paylaşırsanız sevinirim.














Şimdi de söz sırası siz öğrenciler de “sizce en güzel öğrenci hediyesi nedir?”














25 Mart 2010 Perşembe

Bu ciciler sizin olacak!

Önceki yazımda blogumun doğum gününü kutlamıştık hep birlikte, güzel dileklerinize çok teşekkür ederim. Bir elişi blogunun doğumgününe böyle hediyeler uygun olur diye düşündüm. Günlerdir çalışıp, sizler için bu hediyeleri hazırladım. Umarım beğenirsiniz.

Sizler için yastıklar hazırladım. Çünkü şimdiye dek en çok yastık yapmışım. Yastıklarda beni en çok anlatan, en sevdiğim temaları kullanmak istedim. İşte ortaya çıkanlar...



İlk yastığımda yelkenli var. Kenarları da flamayı andıran kumaşlarla süslü. Bu yastığımız "yelkenli"...



İkinci yastığımda sevdiğim iki şey bir arada; kalp ve yo yo. "Yo yo'lu kalp".



Son yastığımda ise aplike kalpler var. "İki kalp".

Vee... Bu yastıklar size nasıl ulaşacak? Hediye konusundaki genel kuralları ben de uygulayacağım:

1. "dikiş Sepeti"ni izlemiyorsanız izlemeniz gerekiyor.
2. Bu yazıya yorum bırakmanız gerekiyor.
3. Kendi blogunuzda "dikiş sepeti"nin linki ile birlikte bu olayı duyurmanız gerekiyor.

Hediye çekilişini 10 Nisan'da yapacağım. Şimdiden herkese bol şans diliyorum.

Hepinizi çok seviyorum...

9 Mart 2010 Salı

"Dikiş Sepeti" 1 yaşında

Yazılarım arasında böyle uzun aralar vermeyi sevmiyorum. Ama işler hiç bitmiyor. Bu arada bir de fotoğraf makinamı kaybettim. İlk defa böyle önemli bir şey kaybediyorum. Uzatmayayım bu aranın sebebi hem işler hem de kayıp makinaydı.

Ama bu arada blogumun doğumgünü geldi. Tam bir yıl oldu içimdekileri ve yaptıklarımı sizlerle paylaşmaya başlayalı...



"Paylaşmak " çok sihirli bir kelime. Paylaşınca sevinçler katlanarak artıyor, üzüntüler azalıyor. Ben de, kendimi iyi hissetmek için yaptıklarımı sizlerle paylaşarak günlerimi daha "yaşanası" hale getirdim. Daha doğrusu burada yorumlarını benimle paylaşan arkadaşlarım getirdi. Blogumu takip eden, yorum yazan veya bir kez bile olsa uğrayan herkese çok teşekkür ederim.

"Dikiş Sepeti" henüz 1 yaşında küçük bir bebek, ama her geçen gün paylaşarak büyüyecek.

Sizler için küçük hediyeler hazırlıyorum. Doğumgünüm şerefine... Bir sonraki yazımda hediyelerimi sizlerle paylaşırım. Ben çok heyecanlıyım. Siz de biraz merak edin, biraz heyecanlanın!

Herkese sevgiler...

27 Ocak 2010 Çarşamba

Yaşasın! Kış tatili...



Sevgili dostlar, yaklaşık 10 gün yokum. Çocuklar güzel karneleri ve yarı yıldaki yoğun çalışmaları sebebiyle bir tatili hak ettiler. Biz de anne baba olarak gereğini yapıyor ve onları tatile götürüyoruz. Aynı zamanda en az onlar kadar yorulan kendimi de tatili hak etmiş sayıyorum.
Bir taraflarımızı kırmadan dönmeyi umut ediyorum. Hepinize güzel, mutlu, verimli bir yarı yıl tatili diliyorum.

22 Ocak 2010 Cuma

Hakkaten de Savaşmayı Değil Ölmeyi Emrediyorlarmış!



Çocukken ilk duyduğum zaman bayağı bir korkmuştum bu laftan ve bu lafı söyleyenden. Yıllar içinde, savaşın bütün deliliği içinde, böylesine delice sözlerin aslında rasyonel laflardan daha motive edici olabildiğini gördüm. Zaten savaş başlıbaşına bir delilik, bunun içinde -özellikle de cephede- rasyonel bir şeyler aramak çok da akıl karı değil.

Fakat, Dağlıca Baskını esnasında teslim olan 8 asker ile ilgili çıkan tutuklama kararından sonra, 90 yılda çok da bir şeyin değişmediğini farkettim. Baskın yiyen, arkadaşları ağır silahlarla vurulup parçalanarak ölen, etrafları sarılan ve ölmelerinin çatışmanın gidişatını kesinlikle değiştirmeyeceğini gün gibi aşikar olan bir anda, askerler teslim oldukları için, "emre itaatsizlik" suçundan yargılandılar ve 2 yıl hapis yatacaklar. Demek ki 2010 yılında hala ölmeyi emreden komutanlar olabiliyormuş!

Hadi bu olay yargının kararıdır diyelim, dünyayı ve savaşı başka bir boyuttan görüyorlar, bizim algılayamadığımız bir hayat görüşüne sahipler diyelim... İşin ilginci, bu kadar açıklanmadan çok öncesinde, toplumun zaten  askerleri mahkum eden görüşü oluşmuştu. Facebook'ta grup kurarak, gittikleri özel üniversitelerde kafa tokuşturup kurtlar vadisi replikleri papağanlayarak kendini ağır milliyetçi addedenlerin pek algılayamayacağı bir durum belki de bu; en zor şartlar altında hayatın ve sana öğretilen idealler arasında seçim yapmak... Söyleyin bana hangisi daha önemli, kendi canın mı yoksa 19. yüzyıldan sonra ortaya çıkmış sanal bir millet kavramı ile şekillenen sınırlar mı? Ben bu sorunun cevabını vermek yerine sadece şunu söylemek istiyorum: Allah kimseyi böyle bir seçimi yapmak zorunda bırakmasın, bırakmış olanların da iki dünyada  yardımcısı olsun...

20 Ocak 2010 Çarşamba

Gerçeğin Çölüne Hoş-Gelmedik


Bazı olaylar kuşakların dünyaya bakışını değiştirir. Türkiye tarihi pek çok suikaste ne yazık ki ev sahipliği yapmış bir tarih. Bunların pek çoğu biz doğmadan ya da kafamızda bir şeylerin şekillenmediği yaşlarda oldu. Hrant Dink'in öldürülmesi işte, bu olaylardan farklı olarak tam da artık böyle faili meçhullerin yaşanmayacağına inandığımız bir zamanda geldi bizi Halaskargazi Caddesi'nde buldu. Kendisini televizyondan defalarca izlemiştim, çoğu zaman makul konuşurdu fakat makul olmanın ötesinde samimi bir tarafı vardı. Belki de o yüzden, her zaman kafamdakilerle uyuşanı söylemese de onun olduğu tartışmaları izlemekten keyif alırdım. Ben kendisinin zamanla kült bir televizyon figürüne dönüşeceğini düşünmüştüm hep, hatta içten içe sevinirdim, sadece satışı sınırlı bir gazetenin genel yayın müdürü olarak kalmasını istemezdim.

Sonrasında, Halaskargazi'den o görüntüler geldi. İlk tepkim inanmamak oldu, zira öldürülmesi için hiç bir sebep yoktu. Fakat, sonrasında yaşanan olaylar, Dink'in bu olaylar öncesinde de devlet tarafından "uyarılması" gibi şeyleri görünce, kendimi bir fantazi dünyasında yaşattığımı yıllar boyunca farkettim. Gerçeğin çölündeydim artık ve bir adam vurulmuş, yerde yatıyordu. Adalet isteyenlerin sesi kısık, kanından sarhoş olanların ise sesleri yüksekti. Hala daha, o "beyaz bere"yi sembol haline getirenleri, "plan yapmayın plan" diye şarkı söyleyen İsmail Türüt'ü ve polisin yakaladığı katille Türk bayraklı poz verişini anlayamıyorum. Hrant Dink ve benzerlerinin yıllarca boşuna bir mücadele vermiş olduğunu görüyorum. Farklı olanın, ötekileştirildiği, devamında da katline kadar varan bir sosyal linçten geçirildiğini nicedir kabullenmiş durumdayız. Hatta, adaleti ve vicdanı savunanlara resmen deli gözüyle bakılmakta.
Dink Cinayeti, tarihi başka türlü yaşamış bir ülkede -mesela İspanya'da- gerçekleşseydi, bu olay sonrasında bütün toplum birleşir ve olayın üzerine giderdi. Tarihinde hiç iç savaş yaşamamış, yaşanan en büyük sosyal patlamaları ile Maraş Olayları, Sivas Tatsızlığı gibi değersizleştirici başlıklar altında ele almış, o yüzden de toplumsal vicdanı olaylardan değil dogmalardan beslenen bir ülkede yaşadığımız için, Dink cinayeti'nde bile olayın kendisi ve adalet isteminden çok, "Hepimiz Ermeniyiz" sözüne takıldık. Zaten hala "İyi biridir ama alevidir/kürttür/ermenidir/hristiyandır/atesittir" diye ötekileştirmekten kurtulamayan, iyiliğin bile misal "ermeni olmak"tan dolayı değerinin düştüğü bir yerde, Dink için adalet istemek de çölden orman yaratmak kadar gerçek dışı kalmakta, zira vicdanlarımız çölleşeli çok olmuş da haberimiz yokmuş.
Bizler yine bu blog'da Ediz'in yaptığı hareketleri tartışalım. Kerem'in yazısına gelen yirmiden fazla yorum gösteriyor ki ülkede hala ciddi bir kesim bu tarz olayları makul bir politik-sosyal düzeyde tartışabiliyor. Fakat problem şu ki, sizin idealleriniz gereği savunduğunuz bu tarz insanlar, gün gelip devran dönünce sizleri bütün sosyal ve ekonomik tahakkümleri ile karşısındakini kıskaca almakta, hatta linç etmekte beis görmüyorlar. İşin acısı da bu: Alev Alatlı'nın söylediği gibi bu ülkenin insanı mezalime tepki gösteremeyecek kadar zalim olabilir.*

* Alev Alatlı'nın İşkencesi kitabının arka kapağında da yer alan sözün tam olarak açılımı şudur:
"Türkiye'de işkence gören ile işkenceci arasındaki fark, Birinci Şube'de tutukluyu polis memurundan ayıran kötü kontraplak kadar incedir. Mazlumla zalim her zaman yer değiştirebilirler. Çünkü bu ülkenin insanı "mezalim"e tepki göstermeyecek kadar zalim olabilir.

19 Ocak 2010 Salı

Ödüle teşekkür...



Sanal alemin, insanı mutlu eden ve yaratma heyecanını çoğaltan organizasyonu ödüller... Sevgili arkadaşlarım;
yelda, evimin incileri Belgin , ojeli parmaklar ve Ness verdikleri bu güzel ödülle beni çok mutlu ettiler. Çok teşekkür ediyorum. Sizleri çok seviyorum.

Ödülü beni izleyen, bu sayfayı okuyan herkese gönderiyorum, sevgilerimle birlikte.

10 Ocak 2010 Pazar

27 Aralık 2009 Pazar

Kim Bu Enayi?



Fotoğrafı dirtytackle.net'te buldum. Oraya gidip kopya çekmeden fotoğraftaki, olası köpekbalığı yeminin adını bilen var mı?

İpucu: Arkadaş İspanya'da oynuyor ve kaşlara dikkat...



14 Aralık 2009 Pazartesi

Bir Daha Buraya Gelmeyeceksin!


Gerard: Bak Arşi, bir daha seni burada görmicem! Elaleme madara ettin yeter!
Agger : Kaptan doğru diyo, bir daha görürsem seni, aklını alırım...
Arşi : Bakın açıklayabilirim...

fotoğraf: www.dirtytackle.net



5 Aralık 2009 Cumartesi

Geçmiş Olsun Önder


Herkes dışarı istediği yere çıkabilir, herkes 'birinin sınırının başladığı yerde başkasınınki biter' kuralına uygun olarak istediği kadar içki içebilir, herkes sarhoş olabilir, ve herkesin başına her an bir kaza gelebilir. Bunu öğrenen kişiye düşen sadece 'geçmiş olsun' demek, daha iyi olmasını dilemektir. Nitekim, herkesin bir özel yaşamı vardır.

Tabi bir nokta daha var ki, her koyun kendi bacağından asılır, yaptığı bir hata varsa herkes emin olabilir ki acısını Fenerbahçe taraftarından çok Önder'in kendisi çekecektir.

Önder'i disiplinsizlikle suçlayan insan psikolojisinden bihaber, çalışan kesim... Akşam oturun evde, ne işiniz var içkiyle, kadın peşinde koşmakla, 11'de tumba yatak bakalım, yarın iş var!!!

Geçmiş olsun Önder...

7 Ekim 2009 Çarşamba

Monty Python - Yunanistan vs Almanya

Bugün Chao Grey'in sayfasındaki Monty Python alıntısını gördükten sonra aklıma geldi. Yunan ve Alman filozofları 1972 Münih olimpiyatlarında yeşil sahada karşı karşıya getiren sürreel bir Monty Python skeci.



Takım kadroları:

Yunanistan:
Plato
Epictetus
Aristotle
Sophocles
Empedocles
Plotinus
Epicurus
Heraklitus
Democritus
Büyük kaptan Socrates
Archimedes

Almanya:
Gottfried Leibniz
Immanuel Kant
Georg "Nobby" Hegel
Arthur Schopenhauer
Friedrich Schelling
Franz Beckenbauer
Karl Jaspers
Karl Schlegel
Ludwig Wittgenstein - yabancı kontenjanından
Friedrich Nietzsche
Martin Heidegger

Teknik Direktör: Martin Luther

Yedek: Karl Marx

Hakem: Konfüçyus

Beckenbauer dışındaki tek filozof olmayan oyuncu Arşimet'in 89 dakikalık düşünme sonrası son dakikadaki 'Evreka' nidası ile oyunun başlaması, Nietzche'nin hakem Konfüçyus'un özgür iradesinin olmadığını söyleyip sarı kart alması, Kant ve Hegel'in maç sonu felsefi açılımlarının yanında Marx'ın ofsayt itirazı ile her seferinde gülmekten karnımı ağrıtan bir video.

Chao'nun postu için de:
http://chaogrey.blogspot.com/2009/10/monty-python-and-holy-grail-witch.html

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Blog Yazarlarının Kaçı Düzenli Spor Yapıyor Acaba?


Bu kadar zamanı yazarak, arastırarak geçiriyoruz. Acaba kaçımız düzenli spor yapıyor? Zaten insanların işlerinin çoğu bilgisayar başında geçiyor. Bir de bloga yazı yazacam derken boş vakitler de böyle heba oluyor. Bazen bloğa harcadığımız süreyi spor yaparak değerlendirsek bir Michael Phelps çıkarır mıyız diye düşmüyor değilim.