Analiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Analiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Johan Cruijff: Mourinho is a bad example


Barcelona's honorary president Johan Cruyff has blasted Internazionale boss Jose Mourinho. The Dutch legend said he would not have enjoyed playing for the Portuguese manager. "I would not have wanted him as my coach," said Cruyff. "He is a great coach but a bad example. "When you join a certain status, you have more responsibility to win games only. Football is more than the simple result, it is to teach young people behavior and respect." "I'm a bigger fan of coaches like (Frank) Riijkaard, (Barcelona's Pep) Guardiola -- gentlemen. I think this sport is about something more than just winning."

20 Nisan 2010 Salı

Premier Lig'in Gizli Şampiyonu

Aşağıda Premier Lig kurulduğundan bugüne kadar takımların harcadıkları transfer paraları gözükmekte. Listenin tepesinde Chelsea bulunmakta. Chelsea zaten çok para harcamaya alışkın bir takımdı, Abramovic zamanında bu konuda kendi sınırlarını da aştılar. Anlaşılan kazandıkları 2 şampiyonluğun bedeli çok yüksek olmuş Chelsea için, harcadıkları 550 milyon pound karşılığında sadece 2 şampiyonluk... 

Manchester United harcama tablosunda da en karlı takım olarak gözükmekte. Harcadıkları 415 milyon pounda karşılık 11 şampiyonluk yaşadılar. Bu da her şampiyonluk başına 40 milyon poundun altında harcama yaptıklarını gösteriyor. 

Listenin başarılı ve kanımca gizli favori ismi Arsenal. Arsenal 3 şampiyonluk için 270 milyon pound harcamış, bu da onların şampiyonluk başına 90 milyon pound gibi bir rakam harcadıklarını gösteriyor. 2005'ten  beri doğru dürüst kupa kazanmadıklarını göz önüne alsak bile, kısıtlı bütçesi olan Arsenal'in başarısı gerçekten kayda değer. Belki bu rakamlar Wenger ile Arsenal'i tanıyanlar için bir şey ifade etmeyebilir fakat 70lerin ve 80lerin Arsenal'inden Premier Lig'in en büyük klüplerinden birine dönüşmek, imkanları rakipleri kadar olmayan Londra temsilcisi için gerçekten büyük başarı. Bunda da en büyük pay, yıldız yetiştiren Arsene Wenger de olsa gerek... 

Arsenal'ın başarısı 80'lerin fırtına gibi esen iki takımıyla kıyaslanınca daha da önem kazanmakta: Liverpool ve Tottenham toplamda 700 milyon pound'un üzerinde para harcamalarına rağmen hiç şampiyon olamadılar. Gerçi Liverpool'un elinde bunu telafi eden 2 Avrupa kupası bulunmakta ama Tottenham bunu bile başarabilmiş durumda değil. 

Premier Lig'de şampiyon olmayı başarmış bir başka takım olan Blackburn Rovers'ın da listede alt sıralarda yer alması dünyanın en pahalı ligiyle ilgili aslında bize şu mesajı vermekte: para iyi oyuncuları garanti etse de, kupayı garantileyemiyor. 

Umarım yakında böyle bir liste Süper Lig için de çıkar, böylece kimlerin ekonomik anlamda ne kadar başarılı olduğunu görürüz. 



Kaynak: http://goonertalk.com/2010/04/19/picture-arsenals-net-spending-in-premier-league-era-is-32m/

24 Ocak 2010 Pazar

Türkiye İller Ligi: 50 Yılın En Başarılı İlleri - Bölüm 02


1959-2009 arasındaki 50 sezonda, illerin en üst lige çıkardıkları takımlara göre performans değerlendirmesi. Sonuçların hepsi 3 puanlı sisteme göre hesaplanmıştır. 67 il baz alınarak hazırlanmıştır, buna göre 67 ilin 34 tanesi en üst ligde en az bir takımla temsil edilmiştir. Hesabı 81 il üzerinden yaparsak, bu sefer iki ayrı il daha listeye eklenmekte (Karabük ve Kırıkkale) ve toplam il sayısı 36'ya (81 ilden) çıkmaktadır.


Konuyla ilgili analizlerimi yarın detaylı bir yazıda yazacağım. Önce sizden gelecek yorumlar...

Türkiye İller Ligi: 50 Yılın En Başarılı İlleri - Bölüm 01


1959-2009 arasındaki 50 sezonda, illerin en üst lige çıkardıkları takımlara göre performans değerlendirmesi. Sonuçların hepsi 3 puanlı sisteme göre hesaplanmıştır. 67 il baz alınarak hazırlanmıştır, buna göre 67 ilin 34 tanesi en üst ligde en az bir takımla temsil edilmiştir. Hesabı 81 il üzerinden yaparsak, bu sefer iki ayrı il daha listeye eklenmekte (Karabük ve Kırıkkale) ve toplam il sayısı 36'ya (81 ilden) çıkmaktadır.

Konuyla ilgili analizlerimi yarın detaylı bir yazıda yazacağım. Önce sizden gelecek yorumlar...

28 Aralık 2009 Pazartesi

Taç Atışları Ayakla Kullanılsın (mı)



Söz bana ait değil, Arsene Wenger'in... Taç atışlarının ayakla kullanılmasının oyuna daha fazla tempo getireceğini söylemiş. Frikiklerde bazen kaybedilen zamanları düşündüğümde, Wenger'in açıklaması bana çok samimi gelmedi. Zaten, açıklamasının devamını okuyunca derdi anlaşılıyor: Rory Delap'in yarattığı uzun taç fenomeninin ligde yeni bir trend başlatmasından korkuyor tecrübeli hoca. Delap, şu an Premier Lig'in uzun taçlarda açık ara en tehlikeli oyuncusu, topu 38 metre uzağa kadar sert bir şekilde fırlatabiliyor. Takımı Stoke City bu sayede pek çok gol kazandı, hatta kaybedebileceği maçlardan (geçen sezonki Everton maçı gibi) zor da olsa puan almayı başardı.

Aşağıda, Delap hayranı İrlandalılar tarafından hazırlanmış bir "tribute" videosu var. Burada da görüldüğü gibi, Delap taç atmadan önce geriye çekiliyor ve takımın ceza sahası içinde pozisyon almasını bekliyor. Stoke onun bu kornervari taçları sayesinde ciddi ekmek yedi. Tabii bütün bu hazırlık süresince oyunun temposu düşüyor, fakat Delap'in bu fenomen hale gelmiş taçlarının da oyuna ayrı bir hava kattığı kesin. O kadarcık bekleme de, için heyecanı yükselten anı oluyor.



Delap'in taçları Premier Lig'de o kadar ciddi bir problem yaratmış ki, the Guardian Blog'da "Delap'ı Taçlarından Stoke'un Gol Atması Nasıl Engellenir?" başlıklı uzunca bir makaleyi geçen sene yayınlamışlar.

Delap ile ilgili bir başka güzel yazı da Noatsamisa'da, orada da kendisinden detaylı olarak bahsediliyor.

Biz zamanında, Mutlu Topçu'nun taç atışlarına hayranlıkla bakardık. Fakat Delap, Mutlu'nun en uzun tacının bile yaklaşık 1,5-2 katı uzak mesafelere topu fırlatıyor. Düşündüm de, keşke 100. yıl kadrosunda Delap Beşiktaş'a gelseymiş; böylece Cordoba'nın degajlar ve Delap'ın taçlar ile hiç korner ya da frikik kullanmadan bile şampiyon olurmuşuz.

28 Kasım 2009 Cumartesi

Artık Bursa da Yarışın İçinde


Bursaspor yazımda bu takımın kendini ispat etmesi için dişli rakiplerden 3 puan almayı öğrenmesi gerek diye yazmıştım. Kabak Galatasaray'ın başına patladı, gerçi şu anki performansı ile Bursaspor, Fenerbahçe'den de evinde rahat puan alır; hatta Beşiktaş dışında her takımı evinde mağlup eder. Dün akşamki Galatasaray takımı ile kıyaslandığı zaman, tek tek oyuncu bazında zayıf bir takım olan Bursa, rakibine göre çok daha derli toplu oynayan bir takım görüntüsü verdi. Bunu daha önce de yazdım ama çok kritik bir konu; Bursaspor'da herkes gol atıyor. Rakibi Galatasaray en golcü 10 oyuncu arasına 3 oyuncu sokmuş durumda, fakat goller zaten 4-5 oyuncudan çıkıyor. 14 maçta 18 gol yemişler ki, Ligdeki 18 takım içinde 10 tanesi bundan daha az gol yemiş. Ligin en golcü takımı Galatasaray fakat Bursa ile aralarında sadece 3 gol fark var, yani gelecek hafta bu istatistik bile rahatça tersine dönebilir. Demek ki, Galatasaray'a gol atmak önemli değil, herkes atabiliyor zaten; mesele Galatasaray'dan gol yememek. Ligin Beşiktaş dışında iyi savunma yapan takımları da bunu zaten başardılar. Beşiktaş maçı ise ayrı bir konu olarak ele alınmalı...


Sonuçta, işler Bursa için daha da iyiye gitmeye başladı. Şimdi büyük takımlar Volkan ve Sercan başta olmak üzere Bursasporlu oyuncuların aklını bulandırmaya başlayacaktır. Fakat bu baskılara direnme konusunda misal Sivasspor'a göre iki büyük avantajları var; birincisi Bursa şehri ve klübü Sivas'a göre daha geniş imkanlara sahip, ikinci ve daha önemli avantajı ise Bursaspor'un sahip olduğu altyapı ve pilot takım ağıyla alttan daima kaliteli oyuncu çıkarabilmesi, Sercan'ın gitmesi halinde alternatifler hazır, Muhammet Demir kuşağının en yeteneklisi olarak A takımda görev almayı bekliyor zaten. Onun gibi daha pek çok yetenek, Bursaspor ve pilot takımlarında kendilerine şans verilmesini sabırla bekliyor.

Sonuçta Bursa, 3. sıra için en önemli rakiplerinden birini yenmeyi başardı. Galatasaray'ı tek maçta yenmeleri yetmiyor, bu formu devam ettirmeleri lazım. Galatasaray cephesinde bu mağlubiyetin bir şok etkisi yarattığını sanmıyorum, Rijkaard'a camia güveniyor ve beklentileri minimumda tutuyorlar. Bu kadro ile Galatasaray'ın Bursaspor ile üçüncülük yarışına girmesi daha mantıklı olur. Uzun vadede ortasahası ve defansının daha iyi performans göstereceğini sanmıyorum, herşey Arda-Keita-Kewell-Nonda-Baros-Elano hücum grubunun göstereceği performansa bağlı.

16 Eylül 2009 Çarşamba

Biraz Yazık Oldu Doğrusu


Maçtan önceki yazımdan başlamam gerekirse, Hakan Liverpool bunalımını üstünden atmış, bence gayet iyi bir maç çıkardı. Ben hala Beşiktaş'ın bir "sağ bek"i olmadığını düşünüyorum. Oyuncuların ayakları çok titremedi, ileriye fazla şişirme top atılmadı, Rooney'e de boş alan verilmedi, Bobo, Giggs zaten yoktu. Tello gününde değildi ve Scholes bizi saçma bir kafa vurusuyla yıktı. (daha önceki 10. ve 11. maddelerden tutturduğumu düşünüyorum, hatta 9 da doğru olduğundan ve 3 maddeden birden kaybettiğimizden yenilmemiz kaçınılmaz oldu (çünkü ben ne desem hep doğru çıkıyor diyen spor yazarı zihniyeti...)).

Tek üzüntüm Denizli'nin 64. dakikada Owen ve Berbatov oyuna girdikten sonra olacakları kestirip defansa daha fazla önem vermememiş olması. Manchester'in çaktırmadan fena üstümüze geldiğini görüp daha sağlam defans yapmalıydık. 0-0 beni gayet mutlu ederdi açıkçası, oyuncular da bence son aydaki kötü performansı unuturlardı. Denizli de ilk CL puanını almış olurdu, bence bu yenilgi, ne kadar Türk ligi için "kurt hoca" olsa da, biraz onun tecrübesizliğini de yansıtıyor. Yine de onurlu bir yenilgi oldu, ama belki de daha iyisi mümkündu, kim bilir? CL'de beraberlikle yenilgi arasında sadece bir puan yok, Manchester'in aldığı 3 puan'in ileride grubu nasıl etkileyeceği de önemli. Sonuçta berabere kalabilmiş olsaydık, ileride Manchester kazanabilmek için daha fazla mücadele etmek zorunda kalıp bizim rakiplerimize karşı daha da istekli oynayacaklardı.

Beşiktaş seyircisinin hastasiyim...

Foto: Milliyet

14 Eylül 2009 Pazartesi

Ülke Puanı

O gece bu gece... Avrupa'da kalan 3 takımımız için grup maçları başlıyor...

Aşağıda ki tablo 2009 yılını başlangıcında geçerli olan son durum.Bu duruma göre bilindiği üzere 5 takımımız avrupaya gönderdik.Ama önümüzdeki yıl mevcut tabloda ki 04/05 yılına ait puanlar silinecek ve yerine bu yıl elde edilen puanlar eklenerek yeni bir liste hazırlanacak.Buraya kadar herşey basit işte bundan sonra işler birazcık karışacak.Öncelikle önümüzdeki sene kimlere geçebiliriz bir göz atalım.


# country 04/05 05/06 06/07 07/08 08/09 ranking teams
1 England 15.571 14.428 16.625 17.875 15.000 79.499 9
2 Spain 12.437 15.642 19.000 13.875 13.312 74.266 8
3 Italy 14.000 15.357 11.928 10.250 11.375 62.910 8
4 Germany 10.571 10.437 9.500 13.500 12.687 56.695 8
5 France 11.428 10.812 10.000 6.928 11.000 50.168 7
6 Russia 10.000 10.000 6.625 11.250 9.750 47.625 4
7 Ukraine 8.100 5.750 6.500 4.875 16.625 41.850 4
8 Netherlands 12.000 7.583 8.214 5.000 6.333 39.130 6
9 Romania 5.500 16.833 11.333 2.600 2.642 38.908 7
10 Portugal 8.166 5.500 8.083 7.928 6.785 36.462 7
11 Turkey 5.375 4.000 6.100 9.750 7.000 32.225 4
12 Greece 6.166 3.333 4.666 7.500 6.500 28.165 4
13 Scotland 4.750 4.250 6.750 10.250 1.875 27.875 4
14 Belgium 6.125 5.500 4.700 4.500 4.500 25.325 4
15 Switzerland 2.625 9.375 4.100 6.250 2.900 25.250 5


Hemen üstümüzde ki Portekiz'in 8.1 puanı silinecek ki bu son 5 yılda elde ettikleri en yüksek puanlı sezon dolayısıyla onlar bu sene iyi bir yıl geçiremez iseler yerlerini korumaları zor.Romanya'nın ise 05/06 ve 06/07 sezonlarının bir rüyaya dönüşmesi sonucu o sezon punaları silinene kadar yani önümüzdeki 2 yıl boyunca yeri sağlam gibi ama sonrasında görünen çok hızlı bir düşüleri olacak gibi.bence Portekiz ile birlikte asıl hedefimiz olan diğer ülke Hollanda onlar tam 12 puan yitirecekler ki bunu yerine koymaları oldukça zor.Daha yukarılar ise açıkca hayal gözüküyor bizim için aşağıya bakarsakda oldukça rahat durumda gibiyiz onun için felaket senaryosu yazmadan bu sene ki mevcut duruma bir göz atalım

Aşağıda ki tablo her 2 kupada da elemeler bittikten sonra kazanılan puanları gösteriyor.Tabi ki ön eleme oynamayan ya da az oynayan ülkeler daha az puan alabildiler fakat bu sene uygulana bonus puan uygulaması ile en azından 0 puan da değiller.Elbette Maçlar başlayınca işler çok değişecek.



1 Israel........................ 5.000
2 Austria..................... 3.875
3 Cyprus .................... 3.500
4 Switzerland............. 3.500
5 Spain 8.................... 3.500
6 England................... 3.357
.
.
.
11Ukraine................. 3.000
12Netherlands.......... 2.916
13Türkiye................. 2.800
.
.
30Portugal..............1.666

Kısaca puanlamaya anlatacak olursak ön elemelerde her galibiyet 1 her beraberlik 0,5 puan olarak katkı yaptı ülkelere.Bu toplanan puanlar ise o ülkeden katılan takım sayısına bölünerek ülkenin bu sezonki mevcut ülke puanı ortaya çıktı.Örnekleyecek olursak.Bakınız Türkiye:

Cup qW qD qL #W #D #L Bonus Points Average
13
Türkiye 5 teams

8 4 4 0 0 0 4 14.0 2.800
14 Galatasaray EL 4 2 0 0 0 0 0 5.0 not out
22 Besiktas CL 0 0 0 0 0 0 4 4.0 not out
57 Fenerbahçe EL 2 2 0 0 0 0 0 3.0 not out
130 Trabzonspor EL 1 0 1 0 0 0 0 1.0
165 Sivasspor EL 1 0 3 0 0 0 0 1.0

Beşiktaş'ın direk şampiyonlar ligine katılması ile 4 puan Galatasaray'ın 4 galibiyet 2 beraberliği ile 5 puan Fenerbahçe'nin ise 2 galibiyet 2 beraberliği ile 3 puan aldık.Sivas ve trabozn ile ne yazık ki sadece 1'er puan alabildik ve toplam puanımız şuana kadar 14 oldu.Bu puan ise toplam takım sayımız olan 5'e bölünerek 2.8 yaptı ki silinecek olan 04/05 sezonun 5.3 puanı yerine şu ana kadar 2.8 puan
topladık.

Gelelim bundan sonra ki durumu ve biraz fantesi kurmaya.Öncelikle orta seviyeler için iyi bir sezon demek bence ortalama 8+ puan demek.BU 5 takımla katılan bir ülke için ise toplam 40 puan anlamına geliyor.Şuana kadar toplam puanımız 14 olduğuna göre geriye 26 puan kalıyor. şimdi gelelim hesap kısmına 3 takımımız gruplarda toplam 18 maç yapacak her galibiyet 2 her beraberlik 1 puan demek.birde bonus puanlar ver ki bunun için şampyonlar liginden grupdan çıkmak yada avrupa liginde en az yarı final oynamak gerekli.Açıkcası Beşiktaşın grupdan çıkma ihtimali diğer 2 takımımıza göre oldukça düşük bir ihtimal ama Beşiktaş'ın şu ana kadar aldığı 4 puana 3-4 puan ekleyebilmesi bence gerçekci bir hedef.Öte yandan avrupa liginde 2 takımımızda mutlak gruplardan çıkmalı ve bir tanesi en az yarı final oynamalı ki bu hedef tutabilsin..

Son olarak neden olmasın bir final daha diyorum....

27 Ağustos 2009 Perşembe

Üç Büyüklerin UEFA Sıralamaları


Şampiyonlar Ligi torbalarındaki takımların puanlarına bakarken bizim takımların durumlarını kabaca bir inceleyim dedim. Şampiyonlar Ligi 3. torbasının ilk takımı Olympiakos’un 52.633 puanı var. Bizimkilere şöyle bir göz atarsak...


........................................04/05......05/06.......06/07........07/08......08/09.....ranking
35 Fenerbahçe Tur...10.0750....6.8000....10.2200....18.9500.....6.4000......52.445
60 Galatasaray Tur.....1.0750....1.8000......7.2200......7.9500....15.4000......33.445
64 Besiktas Tur............7.0750....6.8000......6.2200.....8.9500......3.4000......32.445

FB, özellikle Şampiyonlar Ligi’ndeki çeyrek final başarısı ile topladığı puanlarla, 2. torbayı ucundan kaçırıyor. O sezon FB, UEFA’da GS’ın çeyrek final kapısından döndüğü geçen sezon ile birbirine yakın puanlar almış. Belki ŞL’de her kazanılan puan ve maç kulüp kasasına milyonlarca Euro olarak dönüyor, ancak UEFA’da daha kolay takımlara karşı daha beleş(...) puanlar kazanılabiliyor sanki. Bu sezon GS ve FB’nin Avrupa Ligi’nde toplayacağı göreceli olarak kolay puanlar, gelecek sezon bir ihtimal ŞL’de Türkiye’yi temsil edecek iki takıma çok büyük artı olarak dönecek. FB’nin çeyrek finale yükselmesi, GS’ın ise neredeyse kupaya ulaşması gerekiyor 2. torbaya yükselebilmeleri için.

GS, önce 1988, daha sonra 1992-93 ve 2000-2001 dönemlerinde topladığı Şampiyonlar Ligi çeyrek ve yarı final puanlarını sonraki 5 sezonda heba etmişti. Şimdi ise tekrar eski puanlarına ulaşabilmek için geçtiğimiz 4 sezonu telafi etmesi gerekiyor. Şampiyonlar Ligi’nde 1. torbanın kılpayı kaçırıldığı 2002 sezonunu hatırlıyorum da...

BJK ise 03/04’teki UEFA çeyrek finalinden sonra istikrarlı bir şekilde vasat görüntüsünü devam ettirmiş son 5 sezonda. 3. torbada yer alması, UEFA’nın yeni ŞL statüsü vasıtasıyla olmuş sanki. Umarım 3. torbada olmayı iyi kullanır, ve en azından yoluna Avrupa Ligi’nden devam eder.

İlk 207’ye giren takımlar arasında 4. olan Trabzonspor, ve toplam puanı sadece 10.445. Gençliğimizin ‘Avrupa Fatihi’ sıfatından, Lyon’u Aston Villa’yı eleme, Barca, Inter’i evine mağlup yollama günlerinden bugünlere... peh!

İlk 200’deki diğer 2 takım ise Kayserispor ile Gençlerbirliği. Puanları ise yok denecek kadar az.

25 Ağustos 2009 Salı

Mustafa Denizli : Kulübedeki Yorgun Adam

Bu sene işler hiç de iyi başlamadı. Denizli de bunun farkında, yönetim de... Fakat Denizli'ye çok fazla yetki verildi, kendisi adeta geçen sezon başında Ertuğrul Sağlam ve Sinan Engin'in ikisinin toplam yaptığı mesaiyi tek başına yapmaya çalışıyor. Hatta daha da fazlasını yapıyor, fakat klübeye bakınca gördüğüm yorgun bir Mustafa Denizli. Fizikselden çok, zihinsel bir yorgunluk okunuyor gözlerinden; sanki kafasında yapmak istediklerini tam da yapamamanın getirdiği bir ağırlık var, kararlarında eski zamanlara göre daha temkinli, maç içindeki değişiklikleri bile önceden tahmin edilebiliyor. Aslında kafasında gayet net bir planı var, yapılan transferler bile bunu gösteriyor, fakat koskoca klüp adeta Mustafa Denizli'nin başına kalmış durumda. Ne yapılacak? Bu saatten sonra, "sorumlu menejer" gibi uydurma bir isimle Denizli'nin üstüne gelecek adamı, Mustafa Hoca kabul eder mi? Peki kendisi böyle tam yetkili menejerlik pozisyonuna getirilse, ve klübün kendi çocuklarından biri gerçek anlamda teknik direktörlük yapsa. Sergen olabilir mi? Tayfur? Rıza ve Ertuğrul kötü ayrıldılar, fakat Metin Tekin? Şifo kabul eder böyle bir şeyi?

Beşiktaş'ta herkes kadroya bakıyor ve bu kadro yetersiz diyor, fakat kimsenin, yönetimin bile, klübedeki yorgun adama destek çıkmıyor. Bizim son 5 yıldaki en iyi transferimizi Denizli'dir, ve şu an onu kaybetmek üzereyiz.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Transferi Bol Rekabeti Az Süperlig

Geçen hafta Sivasspor Fenerbahçe karşısında tutunamadı, sahadan farklı mağlubiyetle ayrıldı. Bu hafta da Kayserispor, Galatasaray karşısında bozguna uğradı. 2 takım da, Anadolu'daki klüpler arasında son birkaç yılın başı çeken klüpleriydi. "Büyükler" karşısındaki acizlikleri aslında bu sezon ligde heyecan katsayısının az olacağını gösteriyor. Başaltı takımlardan bir tek umutlu olduğum Bursaspor var. Onlar da, yıldız oyuncuları Sercan yüzünden sezon boyunca istim üzerinde kalacak gibiler, Mehmet ve Gökhan'ın Kayseri'de ilk parladıkları sezonları hatırlayın, medyanın baskısı yüzünden klüp yönetimi "oyuncularımızı satmıyoruz" mealli billboardlar hazırlamıştı. Bursaspor da ilerleyen günlerde Sercan'ı satmadıklarını zeplinlerle falan duyurabilir. Sonuçta, ligin ilk haftasından çıkan tablo Galatasaray ve Fenerbahçe için ne kadar umut doluysa, ligin geri kalanı için o kadar karamsar gözüküyor.

Acaba son 10 yılın en sıkıcı ligi bizleri mi bekliyor?


23 Ağustos 2009 Pazar

Vasatlığın Müthiş Cazibesi - 01

"beşiktaş geçen sezon gs ve fb'nin kötü olması vede sivasspor'un son haftalardaki hediyesiyle 6 sene sonra gelen bir şampiyonluk aldı.bu sezon galatasaray ve fenerbahçe çok iyi olduğundan beşiktaş unutsun bi 6 sene daha şampiyonluğu"

Az önce NTVSPOR'da gördüğüm bir yorum.
Gerçekten harikasınız, lütfen böyle devam edin...

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Kaş Transferi : Büyük Ama Yetersiz Revizyon


Erhan, İsmail, Ferrari ve şimdi de İbrahim Kaş... Geçen senenin defans ekibinden geriye, form tutması beklenen Toraman, Sivok ve artık yavaş yavaş 2. plana düşen Üzülmez kaldı. Takım şampiyon olunca, Mustafa Denizli en zayıf bölge olarak bellediği defansı tamamen değiştirdi. Yeni transferler ile bambaşka bir defans kurgusu yaratılabilir; peki işler mi? Her transfer zaten bir kumar olduğundan, şimdiden ahkam kesmek gereksiz olur. Fakat kafamda 2 önemli soru işareti beliriyor: Bir ay içinde Beşiktaş'ın Avrupa macerası başlayacak ve ortada oturmuş bir defans kurgusu yok. Oyuncuların tek tek iyi olması, hatta mükemmel oyuncular olmaları, beraber performanslarının nasıl olacağı hakkında bize ipucu vermekten uzak. Sivok'a zaten güvenilmeyeceği belli oldu, hata yapmaya müsait bir oyuncu; Ferrari desen iyi bir defans oyuncusu ama o kadar işte, ondan bir Ronaldo ya da yaşlanmış bir Zago bile çıkartmak şu aşamada zor görünüyor. Erhan ve İsmail ise hala kanatlardaki ileri çıkma, kademede durma olayını, önlerindeki oyuncularla oturtmuş durumda değiller, en azından 1-2 aya ihtiyaçları var. İbrahimler kadrosunun da genel durumu onlardan iyi değil, Kaş Türkiye'nin en çabuk stoperlerinden biri fakat çabukluğun herşey olmadığını bize öğreten bir Ronaldo örneği var yakın tarihli belleğimizde. Umarım İspanya'da enerjisini ekonomik kullanmayı öğrenmiştir, çabukluğuna, oyunu okumayı da eklerse o zaman defans hattında bir fark yaratabilir fakat şu an itibarı ile arka cepheden gelen sinyaller çok da olumlu değil.


Daha da kritik bir konu, defanstan topun nasıl çıkarılacağı. Malum, yerli oyuncularımız arasında bunu yapabilen oyuncular az, Ahmet Yıldırım gibi adamlar ne yazık ki kolay yetişmiyor, buna getirilecek çözümler ise ya defans hattını Alman bölgesine yakın kurmak ve kısa paslarla topu Ernst-Fink ikilisine aktarmak, ya da Almanlardan bir tanesini defans bloğuna yakın oynatmaktan geçiyor. 2 durumun da kendine göre riskleri var; defansı ileriye kurmak demek, rakip takımda bolca Ümit Karan tipi ofsayt delisi oyuncu olmasına dua etmekten başka bir şey değil. Ernst ya da Fink'i sarkık oynatmak demekse, ortasahada üstünlüğü rakibe vermek manasına geliyor. Daha öncede yazdığım gibi, Beşiktaş'ın topu son dörtlü dediğimiz hücum oyuncularına verdiği zaman hiç bir problemi olmuyor: bu dörtlü Şampiyonlar Ligi'nin en iyilerinden olmasa bile, aralarındaki uyum ve yetenekli oyuncuların varlığı ile en azından iç saha maçlarında puan getirebilecek güçte. Fakat defans ve ortasahadan top çıkarmakta zorlanıyor takım... Ernst ve Fink iyi oyuncular olsalar da, dikine çok geniş bir alanda top dağıtmak zorunda kalabilirler ki, bu iki oyuncunun da tarzları dışında bir oyun oynaması demek. Defansın top çıkaramama problemine, bir de Türkiye'nin en kötü top dağıtan kalecisi olan Rüştü'yü de ekleyince, kesilen her atağın, aynı dakika içinde Beşiktaş kalesine geri gelme riski artmakta. Şimdilik sezon başı olduğu için, Ernst de, Fink de takımın bu eksikliklerini kapatmak için canla başla mücadele ediyorlar, fakat ikisinden birinin sakatlığı ya da formsuzluğu durumunda Beşiktaş'ın kaleci ile forvet arasındaki bağı tamamen kopabilir. Bu durumda da yapılacak en mantıklı şey, İsmail Köybaşı'nın, defans hattındaki diğer oyunculara göre daha fazla olan ofansif yeteneğine güvenmek. İsmail tam da bu yüzden takımın şu an en vazgeçilmez elemanı: ileri çıkışları ile Tello'yu rahatlatmakta ve onun hücumda da aktif rol almasını sağlamakta, defansta doğru kademe yaptığı zamanlarda ise, yine önünde oynayan Tello'nun defans yardım için çok da geriye gidip, sol kanadın hücum gücünü düşürmesini engellemekte. İsmail ile aynı bölgede oynayan İbrahim Üzülmez'in sol kanat bindirmelerini(!) düşündüğümüz zaman söylediklerim sanırım daha da somutlaşmakta.

Görünen o ki, bu sene Beşiktaş, yıllardır alışık olmadığımız bir biçimde sol kanattan gelecek toplara güvenen bir oyun izleyecek. Sağ kanatta, Ekrem ve Erhan ikilisi buna ne kadar katkı sağlar bilinmez fakat, kanatlar arasında hücum yönünde bir dengesizlik olacağı kesin.

Defans içinse, İbrahim Kaş'ı tekrar takımda görmek mutluluk verici, fakat onun takımdaki asıl rolü kadroyu genişletmek olacaktır. Defansı Şampiyonlar Ligi standartlarına yaklaştırmanın yolu, Kaş transferi değil, Zago tarzı tecrübeli bir stoperi mevcut kadroya monte etmektir. O zaman eldeki oyuncular da kendi oyunlarını bir gömlek yukarıya rahatlıkla taşıyabilirler.


Peki bu tecrübeli stoper kim olmalı? Gel de Mellberg transferine üzülme! Mellberg bu konudaki ilk adayımdı, fakat İsveçli oyuncu Yunanistan'ı tercih etti. Aklıma gelen 2. isim, daha önce yazdığımız Coloccini. Carvalho, Lucio gibi isimler de gayet makul geliyor. Eğer biraz daha araştırılırsa, büyük liglerden bu kalibrede en az 10-15 potansiyel aday çıkar. Türkiye'ye zamanında Popescu, Zago gibi oyuncular geldiyse, bu saydığımı isimler ve benzerlerinin de gelmemesi için hiçbir sebep yok. Hazır Sivas da elenmiş, parası da Beşiktaş'a kalmışken...

Seni, başkalarının basiretsizliği yüzünden günah keçisi yapmaya hazır bir lige tekrar hoşgeldin İbrahim'ciğim!

2 Ağustos 2009 Pazar

BJK 0 - Fenerbahçe 2 : Paniğe Gerek Yok!


Skorun da istatistikler gibi aldatıcı olduğunu gösteren bir maç oldu Süper Kupa Finali. Honved ve Boluspor gibi siklet dışı rakiplerle oynayan Fenerbahçe'ye göre Beşiktaş, Lyon ve Porto gibi olası rakipleriyle maç yapmayı tercih etmişti. Açıkçası, Fenerbahçe'nin her sene transfer şampiyonu olmasına alışık biri olarak, rakibin transferlerinden fazla da korkmuyordum. Üstüne üstlük, Beşiktaş takımının oturmuş şablonuna yapılan transferlerin hepsi de eksikleri ya da giden oyuncuların yerine gelmişti ve her ne kadar bazı "spor yazarları" şimdiden Beşiktaş'ın güçlenen kadrosuna vendetta ilan etseler de, taraftar ve camia geneli yapılan transferlerden ve sembol isim Nihat'ın dönüşünden son derece memnundu.


Maça hangi 11 ile çıkılacağı aslında belli gibiydi, defansta zaten fazla alternatif olmadığı için, yeni transferler Erhan ve İsmail ilk resmi maçlarına çıkacaktı. Ernst ve Fink zaten yerleri garanti olan oyunculardı. Zengin alternatifli hücum bölgesinde ise, daha hazır olmayan Nihat yedeklerde olacaktı. Bir başka fuleli oyuncu olan Holosko'nun da yedek kalması, Denizli'nin oyunu rakibin sahasına yıkmaya niyetli olduğunu gösteriyordu. Nitekim maç başladığı zaman gördük ki, Beşiktaş bekleri dahil, kanatlardan ve ortadan her türlü şekilde Fenerbahçe'nin üzerine gitti, Fenerbahçe'nin güçlü ortasahası o bölgede tuttuğu topu tuttuğu sürece Beşiktaş'ı engellemeyi başardı. Fakat defans ve ortasaha arasındaki boşluklar, Beşiktaş'ın oyun temposunda vites arttırdığı noktalara dönüştü. Ernst, Bobo ve Tello yüksek tempoda ara pas ve verkaçlar ile o bölgeden Bilica Önder ikilisini bayağı zorladılar. Yusuf her zaman bu yükselen tempoya ayak uyduramasa da, arada sırada yeteneğini göstereceği anlar ortaya çıktı, bir tanesinde şanssızdı, top spikerin deyimi ile "Volkan'ın kontrolünde direğe çarptı."


Beşiktaş'ın Mustafa Denizli'nin başa geçmesi ile kazandığı güzel bir özellik var, o da rakip takım bastırdığı zamanlarda soğukkanlılıklarını kaybetmeden rakibin oyununa göre gerekirse kapanıp sonra hızlı paslarla topu hücum dörtlüsüne atıyorlar ki top son dörtlüye geçtiği zaman da oyunun temposu bir anda yükseliyor. Bu özellik sadece taktiksel yüklemelerle başarılacak bir durum değil, anlaşılan Denizli'nin geçen sezondan beri yaptığı mental çalışmalar oyuncuların kafa yapısında olumlu değişiklikler yapmış. Lucescu döneminde en son bu tarz soğukkanlı kapanma ve ardından hızlı karşı ataklarla pozisyon yaratma becerisini görmüştük ki o dönem de bu tarz oyun Beşiktaş'ın temposunun düştüğü, rakibin kendi oyununu dikte ettirmeye çalıştığı anlarda işe yaramıştı. Bu soğukkanlılığın ilerleyen günlerdeki Şampiyonlar Ligi maçlarında, özellikle de deplasmanlarda, devam ettirilmesi çok kritik. Tabii bu durumda ortadaki Fink - Ernst ikilisi ile gerideki Ferrari - Sivok ikilisine ciddi yük binecek. İlk ikili bu sorunun kolayca üstesinden gelir gibi gözüküyor. Bu akşam, Beşiktaş tarafında sahanın en iyisi spiker tarafından adı 10 kere bile telaffuz edilmeyen Fink idi. Alex'i tutma görevi verilen Fink, penaltıya kadar bu görevini başarıyla yaptı. Fakat rakibe bu kadar yakın oynamasının bedelini de hücuma katkı yapmayarak ödedi. Alex'in adı da penaltı ve son gol dışında da pek duyulmadı. Son günlerde tartışılan "10 Numara" mevzusuna da ikili güzel bir cevap verdi: klasik anlamdaki 10 numaranın Fink gibi adamlar karşısında pek şansı olmadığı anlaşıldı, fakat eğer bu 10 numara aynı zamanda son 5 yılın gol kralı ise, o zaman sahada oyun kuruculuğunu değil golcülüğünü konuşturur. Alex attığı iki golle, kendisine klasik 10 numara rolünü verenlere, ben bundan daha fazlasıyım mesajını iletti bu akşam.

Ferrari, Genova'dan Münch'den sonra gelen ikinci oyuncu, bu selefi gibi o da Genova'dan kötü oyuncu gelmez dedirtti. Serie A'da oynamış bir başka oyuncu olan Sivok ile oluşturdukları ikili bugün fena değildi, ta ki Sivok o garip hatayı yapana kadar. Tabii bu ikili, şu an itibarı ile bir Zago - Ronaldo ikilisi olmaktan çok uzakta, fakat Gökhan Zan - Toraman ikilisine göre o bölgenin kalitesi bir gömlek artmış gözüküyor.


İlk yarı beklerden İsmail Köybaşı sol kanatta daha çakılı oynarken, Erhan sık sık ileri çıktı, o bölgede Yusuf içeri kaçtıkça, boşlukları doldurdu, fakat mücadelesi kadar hücuma katkısı olmadı, özellikle ortaları başarısızdı. İkinci yarıda, Tello sağ kanada geçerek, hem Erhan'ı geride tuttu hem de İsmail'in ileriye çıkmasını sağladı. İsmail, sağbekteki takım arkadaşına göre daha teknik ve hücumda daha becerikli bir oyuncu, fakat hücumu seven beklerde görülen kalıtsal sorunlar onda da mevcut: ileri çıktığı zaman, karşı ataklarda pozisyon hatası yapabiliyor, nitekim ilk yarı böyle bir hatada kornerden dönen top az daha Beşiktaş kalesinde gol oluyordu. Fakat görünen o ki, iki yeni transfer de bu sezon ilk 11'e kendilerini kabul ettirecekler. Yedeklerde de İbrahim ve Ekrem gibi isimlerin olması bu sezon o bölgelerde ciddi bir forma savaşı olacağını göstermekte umarım bundan kazançlı çıkan Beşiktaş olur.


Bu sezon için Beşiktaş'ın en büyük sıkıntısı genel oyun temposu ile Yusuf'un temposunu aynı ayara getirmek olacak gibi gözüküyor. Ernst, Holosko, Tello ve Nihat hızlı tempoyu seven oyuncular; Bobo ve Nobre, doğal tarzları olmasa da bu tarz oyuna da uyum sağlayabiliyorlar, fakat Yusuf yapısı ve yaşı gereği oyunu biraz da topu ezmek pahasına daha sakin oynuyor. Ligde bu durum çok problem yaratmayabilir fakat Avrupa'daki maçlarda rakip temponun düşmesine izin vermezse, Yusuf pozisyon yaratmakta çok zorlanabilir. İkinci yarı başında yapılan Nihat - Yusuf değişikliği aslında Denizli'nin bu konuyla ilgili vizyonunu göstermesi açısından ilginç bir örnek. Denizli haliyle bu sorunun uzun bir süredir farkında, ve Nihat transferi ile takıma, bir zamanların Bergkamp'ı, Litmanen'i gibi, "çok özellikli forvet" oyuncusu monte etmek istiyor. Bu oyuncu klasik 10 numara tarzı oynamak yerine, gerekirse hücumu tek başına alıp taşıyacak bir oyuncu olacak, koşacak, şut atacak, pozisyon yaratacak, sonuçta ne yaparsa yapsın takımın hücum hattını diri tutacak. Eldeki seçenekler düşünüldüğünde Nihat bunu yapacak tek oyuncu, takıma bu anlamda sahada liderlik yapabilecek, tıpkı Bergkamp'ın Arsenal'deki evrimi gibi, Nihat da kariyerinin sonunda böyle bir "geri forvet" pozisyonuna doğru evrilebilir.


Nihat'ın transferinin bir başka amacı da, Holosko ile beraber ikisini kontra atak oynanması gereken maçlarda fuleli forvet ikilisi olarak oynatmak olabilir. Karşıdaki rakibin güçlü ve yaratıcı ortasahasına, ekrem-fink-ernst-köybaşı dörtlüsü ile (üzülmez ve erhan beklerde kalacak) cevap verip, kapılan toplarda Nihat-Holosko ikilisi ile açık alanda ciddi pozisyonlar yakalayabilirler. Fenerbahçe maçı bunun test edileceği maç değildi, fakat Şampiyonlar Ligi'nde çıkacak takımların gücüne göre, özellikle deplasman maçlarında Beşiktaş'ı bu dizilişle ve oyun tarzı ile pekala da görebiliriz.

Maça dönersek, sonuç olarak Fenerbahçe biraz daha şanslı ve akıllıydı, kupayı aldı ve sezona moralli başladı. Sonucun Beşiktaş'ı etkilediğini sanmıyorum, fakat eksikleri görmek açısından iyi bir test oldu lig başlamadan önce. Anlaşılan yapılan transferlerin hiçbiri karavana olmamış, fakat ilk 11'e hepsinin birden montesi ve takımın makine gibi işlemesi biraz zaman alacak. Önümüzde bunları oturtmak için koca bir ağustos ayı var, o yüzden Beşiktaşlılar için -şimdilik- paniğe gerek yok, işler bugün kupa kaybedilmiş olsa da yolunda gidiyor.